
Eveet, bu yaz bana bol bol Avrupa nasip oldu 🙂 Aah ah, Almanya’da yasayan arkadaslarim icin siradan bir haftasonu plani olan bu varis noktalari, 45 derece rutubetli Dubai sicaginda yapis yapis kavrulan bizim icin geri say say bitmeyen bir tatil hedefiydi ve sukurler olsun ki vardik :))
Pazartesi-Carsamba gerceklesecek Amsterdam is seyahatini haftasonuna baglayalim dedik, boylelikle 2 gun Paris, 1 gun Brugge, 3 gun Amsterdam olacak sekilde tatli bi rota olusturduk. Tabana Kuvvet serisinin bu yazisinda Paris’i anlatiyorum.
Hazir miyiz?

Paris’te 1. Gun: Marais, Montmartre, Champs-Elysées, Lido
Oncelikle; elbette ki Paris iki gunde gezilip bitirilebilecek bir sehir degil. Sehrin her yanindan fiskiran ihtisamli tarih karsisinda nereye bakacaginizi sasiriyorsunuz. Ozellikle de sanat ve tarih ilgi alaninizsa, gorduklerinizi ozumsemek ve tadini cikarmak icin cok rahat bir hafta on gun ayirmaniz gerekir bence (hatta mumkunse tasinin oraya). Ama su da bir gercek ki uc gun de kalsaniz bir hafta da kalsaniz gormeyi atladiginiz pek cok sey olacak dolayisiyla siz zamanla yarisir gibi haldir haldir oraya da gideyim burayi da goreyim demeden, sehrin gorebildiginiz kadarini keyfini cikara cikara gezin derim. En azindan biz oyle yaptik.

Charles de Gaulle havaalanina vardiktan sonra tren ve metroyla ulasimi denemek istedik, iyi ki de oyle yapmisiz. Once CDGVAL (shuttle tren) ile Terminal-2’ye ucretsiz gectik. Saat 12:20’de Terminal-2’den €10 verip trene bindik, saat 13:20’de otelde check-in yaptiriyorduk. Yani aktarmalar dahil 1 saatte islem tamam. (Biz sadece iki gun kalacagimiz icin aktarma merkezinde metro icin bir adet 10’lu bilet aldik, Carne xxx diye gecen; €14,90 odedik ve o bize yetti). Burada Le Chaplain Hotel’de kaldik; yeri sahane, Vavin Metrosunun dibi; Eyfel Kulesi, Champs Elysée gibi farkli noktalarin her birine 3’er kilometre mesafede, Montparnasse Caddesi uzerinde kucucuk ufacik ici dolu tursucuk fakat tertemiz mis gibi bir otel.

Marais
Marais’i su blogdan ogrendik, Cumartesi gunleri magazalar kapali olabiliyor diye Cuma’dan orayi gorelim dedik. Kisaca LGBT mahallesi olarak tanimlayabilecegim bir yer; sanirim Musevilerin de yogun olarak bulundugu bir yer. Gokkusakli yerler, pencereler, magazalar; her biri birbirinden farkli insanlar, kucuk kucuk dukkanlar vs ile tatli bir yer.

Burada Come de Lisbonne’de tatli + kahve molasi yaptiktan sonra metroya atlayip Montmartre’ye (nam-i diger Ressamlar Tepesi’ne) ciktik.
Montmartre
Burasi 130 metrelik yuksekligin ucunda beyaz Sacré-Cœur bazilikasinin bulundugu, 19. yy sonlarina kadar Claude Monet, Renoir, Edgar Degas, Picasso, Van Gogh gibi cok unlu ressam ve sanatcilarin yasadigi, studyolarinin bulundugu ya da calistiklari, tam da bu yuzden “Ressamlar Tepesi” olarak anilan bir tepe. Metroyla yamacin basina kadar ulasiyorsunuz; sonra isterseniz funikuler ile bazilikanin oraya cikin, isterseniz tepeyi yuruyerek agir agir cikin.

Biz yuruyus turizminin agir fanlari oldugumuz icin tepeye yuruyerek ciktik, dakika basi “hadi surada fotograf, hadi burada haberim yokmus gibi cek (evet ben Kezban)” diyerek Onur’u birazcik illallah ettirdim ama benden bagimsiz olarak o da bayildi ortama.

Turistik, kalabalik ve civil civil bir yer. Adim basi hediyelikci magazalar, barlar, dondurmacilar ve kafeler; her biri renkli, hayat dolu ve hayatindan memnun! Paris zaten Bavyera Krali 2. Ludwig’in dedigi gibi “… zevk duskunu insanlari…” ile bambaska bir alem. Neyse, burda amacsizca etrafi gezerken bazilikanin altinda canli muzik oldugunu farkettik; iki muzisyen merdivenin basini mesken tutmus calip soyluyor, insanlar da basamaklarda oturmus biralarini icip keyif yapiyorlar (her tatilin anahtar kelimesi “keyif” ve “huzur”); hatta seyyar saticilar da isi cozmusler, ilk geldiginde sen tam “ya bizim de biramiz olsa ne guzel oturur icerdik” diye dusunurken buz gibi birayi 5 eurodan yapistiriyorlar, sonraki turlarda diger saticilarin ve rekabetin farkina varmis oluyorsunuz, o zamana kadar iki bira 3 euroya kadar iniyor. Dolayisiyla ilk biranizi da pazarlik yapip alin derim.

Bence bir gezinin en guzel yani plansiz kucuk seyler yasayinca ortaya cikiyor. Bu muzikli muhabbetten haberimiz yoktu mesela, oyle denk geldi, gorduk oturduk, biralarimizi tokusturduk, hafif bir bas donmesi, guzel bir ruzgar, tatli bir hava, hos manzara, ve 4. evlilik yildonumumuzu orada kutladik 🙂

Ne yenir?
Valla her yer cafe, restoran, waffle’ci kaynarken oneride bulunmak zor; fakat biz Florenza Ristorante Italiano‘yu denedik, pizza ve patates kizartmasindan gayet memnun kaldik.
Le Lido de Paris
Evet, Montmartre’den sonra artik odaya donme zamani. Metroya atlayip duragimiz olan Vavin’e dogru yola koyulduk. Bir onceki gun sabah 8’den beri ayakta olan bedenlerimiz artik 36. saatin sonunda yorgunluktan yamulmaya basladi, hava da 22:00’de karardigi icin zaman mefhumu da kalmadi; derhal odaya kosup kiyafetlerimizi degistirip 23:00 seansi Lido’ya yetismek icin metroya kosturduk. (Web sitelerinde sorta hayir dedikleri icin risk almayalim dedik; iyi ki de oyle yapmisiz, bizden onceki seanstan cikan bilmemkac yuz insan icinde bir tane sortlu erkege rastlamadik).
Lido, Champs-Elysées’de 1946’dan beri yapilan bir yemekli kabare. 1977’den beri de su an bulundugu Georges V’de seyircilerini agirliyor. Lido’nun gorsel solen oldugunu daha once cok duymustum ama kisinin tanimina gore degisir herhalde solenin derecesi. 1.5 saat suren gosteri ile ilgili izlenimlerimi 4’e ayiriyorum: atmosfer, dekor, Bluebell kizlari ve performans. Atmosfer gercekten etkileyici. Masaniza gelen sampanyayla, zevkle dosenmis salonla, garsonlariyla guzel bir deneyim. Dekor gercekten gozlere ziyafet. Birbirini takip eden 10 kadar gosterinin her birinde sahnenin arka plani degisiyor, iki boyutlu uc boyutlu derken, hop ortada sahne yukseliyor, hop sus havuzu hop buz pisti derken gercekten gorsel solenin icine dusuyorsunuz. Bluebell kizlari tahmin edilecegi gibi filinta gibi kizlar; kostumleri olusturan o tuyler taslar onbinlerce dolar degerinde, super kaliteli ve zevkli tasarimlar; fakat elbette “topless” olmalari her zaman tartisma konusu oluyor 🙂 Acik soylemek gerekirse benim gozum alisamadi ustsuz dans edip neseyle hoplayip ziplamalarina; ayrica ister istemez odaginiz kayiyor 🙂 Hal boyle olunca, aslinda guzel ve ustsuz olmalari disinda yetenek sergileyen bir is yapmadiklarini fark ettim. Gelelim performanslara. Iste bunlar beni gercekten en etkileyen kisimlar oldu. Bazi gosterilerde yer verilen cesitli akrobasi hareketleri nefes kesiciydi. Ozellikle ufacik buz pisti uzerinde yaptiklari o hareketleri yuregim kalkarak izledim “ahh ayaklari cizginin disina tasarsa takilip dusecekler” diye 🙂 Ha bu arada, bu performansi yapanlar topless degillerdi. Basta anlatmaya calistigim sey tam da buydu; yetenek gerektirmeyen yerde meme ile dikkat dagitiyorlar, meme gerektirmeyen yerde gercek performans var.

Ha ayrica, web sitesine gore 4 yas uzeri izleyici kitlesi icin uygun oldugu soyleniyor. Evet, bu show ucuz, erotik ya da ofansif degil, fakat ben yine de 4 yasinda cocugum olsa bu gosteriyi izleyip su ya da bu sekilde kafasinin karismasini istemem acikcasi. Neyse, buna da analari babalari karar versin her seyi ben mi dusunucem :))
Eveet, Lido’yu da bitidikten sonra artik otele donebiliriz. Champs-Elysées o saatte gurultucu sarhos genclerin mekani olmus, Uberimizi cagirip efendi gibi otelimize donduk. Yolda Uberci cocuk “Yarin (Cumartesi) sari yelekliler var, protestolar devam ediyor, Champs-Elysées’e gelmeyin, guvenli olmayabilir.” demesin mi?
Eyvah ki eyvah!
Paris’te 2. Gun:
Eveeeet, Paris’te ikinci gun kesinlikle unutulmazlarimizin arasinda yerini aldi, soyle soyleyeyim, gunu 32,000 kusur adimla kapattik; evet otuzikibin adim 🙂
Yukarida lafi gecmisti, yuruyus turizminin fanlariyiz diye; gercekten eger yuruyus turizmi diye bir sey varsa biz onun elcileriyiz; oyle bir sey yoksa da olsun istiyoruz 🙂 Bir sehri taban teperek gezmekten daha guzel bi sey var mi? Yasadigini hissediyorsun, cok guzel detaylari yakaliyorsun, insanlari goruyorsun, yonlere dikkat ediyorsun, kendini daha bir ait hissediyorsun, daha ne olsun?
Yuruyun, yuruyun, yuruyun: Montparnasse, Eyfel, Passy, Trocadero, Louvre, Montaigne Caddesi, Champs Elysées (Sanzelize), Notre Dame, Luksemburg Bahcesi
Sabah kendimizi vurduk yollara. Otelin kahvaltisi acayip dandik oldugu icin “hadi guzel bir sandvic bagel vs yiyebilecegimiz bir yer bulalim” diye haritadan yakinlarda bir yer bulduk ve her sey oyle basladi. Kahvaltidan sonra baktik Eyfel Kulesi 3.5 kmcik, hadi oraya da yuruyelim dedik; otelimizin de ustunde bulundugu Montparnasse Caddesi’nden asagi biraktik kendimizi.

Eyfel Kulesi‘ni bulduktan sonra kuleyi karsimiza alip cimenlerde yayildik, iyice dinlendikten sonra yolcu yolunda gerek deyip tabanvaya binip devam ettik 🙂 Pont de’Lena koprusunden Seine nehrinin diger yakasina yuruyup Passy denen yere ulastik, buranin kucuk meydanini gordukten sonra geri yuruyup Trocadero Meydani’na ulastik. Oradan da Kleber meydanina gidip en sonunda oturup bir seyler yedikten sonra topladigimiz enerjiyi yurumeye harcamaya hazirdik artik. George V’ten Champs-Elysées‘e baglanip Abercrombie’ye ugradik, sonra zengin muhit Montaigne Avenue‘den gecerek oralari gezdik (Dubai’den sonra hicbir luks yeteri kadar luks gorunmuyor, insanlar uzeri ortulu Aston Martin’in onunde fotograf cektiriyorlardi da cok guldum). Sonra yeniden Champs-Elysées’e baglandik. Sanzelize’de belli basli noktalarda yogun polis ve polis araci vardi; ancak hic huzursuzluk olmadi.

Sanzelize bahcelerinin arasindan gecerek Louvre’a baglandik. Louvre surda dursun, ben Tuileries bahcesindeki lunaparka bayildim! Isil isil salincaklar, gondollar, cocuklugumuzdaki gibi carpisan arabalar, rengarenk Churro’cular hotdog’cular… Cocukluguma dondum resmen!

Hele su asagidaki fotograftaki sey beni benden aldi. Ben cocukken Ankara’da Genclik Parki’nda annemle babamla buna binmistim ve ne severdim o halinin uzerinde dalgalana dalgalana asagi inmeyi! Kucukken bana cok dik ve uzun gelen bu platform meger el kadarmis 🙂

Lunaparkta da biraz eglendikten sonra tabana kuvvet Sanzelize’den devam ettik, Rivoli Caddesi’nden gecip Notre Dame katedralinin sessiz huzunlu ortamini da soluduktan sonra otele dogru donus yoluna gectik. Donus yolunda Lüksemburg bahcesini de gormeden etmedik elbette :)) Hey Allah’im, bir gune ve 32 bin adima daha burada yazmadigim kac yer sigdirdik!

Paris’te ikinci gunumuzu de otelin oradaki Le Dome’da caddeye karsi guzel bir yemek yiyerek kapattik.

Iste boyle… Paris bize bu iki gun gercekten cok iyi davrandi. Paris cok farkli bir sehir. Tarihi guzellikleri zaten soylemiyorum bile; ama hosuma gidem degisik baska seyler de var. Mesela Uber’in Scooter versiyonu var (Lime); scooter uzerindeki QR kodu okutuyorsun, scooter senin oluyor; istedigin kadar kullan, sonra kaldirimin ortasinda birak git 🙂 Muthis bir sey, herkes kullaniyor vizir vizir.

Bunun disinda Paris Metro haritasi beni benden aliyor. Burada bir otelin metroya yakin olmasi ekstra degil dogal bir sey 🙂 Su metro agina bakin! Adim basi istasyon, durak.

Hosuma giden seyleri soyle gorsellerle siraliyorum:

Guzel Champs Elysées

Meshur Abercrombie Tapinagi

Paris esittir keyif yapan insanlar
Yorgunluktan bi hal olduk ama acayip mutluyuz, yorgunluk filan anlamiyoruz. Otele giderken suruye suruye kullanmaya calistigimiz ayaklarimiza dinlenmek icin bir gece muhlet veriyoruz, sabaha Brugge’de kullanilacak bu ayaklar, guzelce dinlensinler.
Tabana Kuvvet Serisi – 2: Brugge yakinda yayinlanacak 🙂